yolda giderken sonbaharın göz hafızama sunduğu renk cümbüşünü tekrar görebilmek için bir sene beklemem gerekecek. sırf bunun için bile bir sene daha yaşamaya değer.
kış geldi. yalnızlığın şiirden çıkıp bitki örtüsüne bürünmüş hali. çünkü soğuk. soğuk insana yalnızlığını hatırlatır. hatta ayazın yüzüne vuran iğnecikleri kalbine de saplanır ara ara.
sarılıp sarmalanmak ister insan çünkü. sevilmek bu kadar basittir. ama yapması zor. minik bir serçe gibi, türküdeki gelin gibi cepte taşınmak istiyor insan üşüyünce. içi üşüyünce.
o zaman hiçbir parayla alınmış hiçbir mont kaban palto ısıtmıyor işte insanı. hiçbir iklimin kırağısı nemi çiyi ıslatmıyor kurumuş göz pınarlarını. kalıyor öylece.
bir başına.
küçül de cebime gir derler ya. keşke olsa.
bir şarkı dinledim sabah: seni böyle sevmek günahsa eğer/ben anadan doğma bir günahkarım?
bir insanı onun da seni o kadar çok sevebileceğini tahayyül ederek bu kadar çok sevmek ne büyük yanılgı!
ve insanın kendi önünde kendisinden başka engel olmaması ne hoş.
25 Kasım 2009 Çarşamba
03 Ekim 2009 Cumartesi
ev.
kırmızı ruj. uçları çıkmış kötü kırmızı oje. medeniyet tarihinin en çirkin tırnakları.
hayatıma fırlatılmış bir pet şişe gibisin. biliyorum erimeyeceksin. gömsem de çıkıp geleceksin. seni yok edebilmek için harcadığım çabayla bir ramazan boyunca sofralara konan ikibuçuk litrelik kola şişelerini geri dönüşüme yollasam daha kolaydı.
bense hacıyatmaz gibiyim. yıkamazsın beni. darbe alabilirim tabii ki. ama titanic değilim ki ilk seferimde batacak. zaten ilk seferim değilsin.
terminator: judgement day deki metal adam gibi iyileşir yaralarım. yıkıldığım anda ayaktayım. beni öldürmeyen yara güçlendirir. bu nedenle senden uzaktayım.
dosyanı temyize havale etmiştim. geri geldin. diğer tüm dosyaları kapattık. tam zamanında olur olmaz erkeklerle. yatarak ve ayaktan tedaviye cevap vermeyen bi/r/l/memkaçıncı kuşak sefaloneporin(?) tedavisinden yüksek sıcaklıkta yükselen lip(b)id(o) değerleri ile ödenmeyen kolesterol ilaçlarının pahasından yakınırken pilav üstü mucize mavi hap yuvarlamış çift/e/leşme eğilimi gösteren ve seni de aynı dertten musratip olarak yanıbaşında hazır bulundurmak isteyen insanlar silsilesinin bermuda şeytan üçgeninden tereyağından kıl çeker gibi sıyrılabilmek her babayiğitin harcı değildi. hele ki "erkekler ikişer ikişer sıraya girin. teker teker sevişerek bitiremeyeceğim sizi" sözü yazılıyken eski bir köy odasının kahve ocağında süleyman efendi'nin el yazısıyla.
binlerce sayfalık bir kitabın iki satırını taraya taraya bulmaya çalışmak gibi geldi bazı duygular. bazıları hiç de okumayacağınızı sandığınız bir kitabın önsözünde sizi buldular. hazırlıksız yakaladılar. ama okumak istemiyordum ki ben seni dedirtmeye kalmadan ezberlettiler kendilerini. o ilk cümleyi okuduktan sonra kitap senin olmadı. sen kitaba esir oldun. sen kitabın üstüne adını yazmadin. kitap seni çizdi kendi adını yazdı. kurtulmak ister misin?
hanginizi yakacaksın?
hayatıma fırlatılmış bir pet şişe gibisin. biliyorum erimeyeceksin. gömsem de çıkıp geleceksin. seni yok edebilmek için harcadığım çabayla bir ramazan boyunca sofralara konan ikibuçuk litrelik kola şişelerini geri dönüşüme yollasam daha kolaydı.
bense hacıyatmaz gibiyim. yıkamazsın beni. darbe alabilirim tabii ki. ama titanic değilim ki ilk seferimde batacak. zaten ilk seferim değilsin.
terminator: judgement day deki metal adam gibi iyileşir yaralarım. yıkıldığım anda ayaktayım. beni öldürmeyen yara güçlendirir. bu nedenle senden uzaktayım.
dosyanı temyize havale etmiştim. geri geldin. diğer tüm dosyaları kapattık. tam zamanında olur olmaz erkeklerle. yatarak ve ayaktan tedaviye cevap vermeyen bi/r/l/memkaçıncı kuşak sefaloneporin(?) tedavisinden yüksek sıcaklıkta yükselen lip(b)id(o) değerleri ile ödenmeyen kolesterol ilaçlarının pahasından yakınırken pilav üstü mucize mavi hap yuvarlamış çift/e/leşme eğilimi gösteren ve seni de aynı dertten musratip olarak yanıbaşında hazır bulundurmak isteyen insanlar silsilesinin bermuda şeytan üçgeninden tereyağından kıl çeker gibi sıyrılabilmek her babayiğitin harcı değildi. hele ki "erkekler ikişer ikişer sıraya girin. teker teker sevişerek bitiremeyeceğim sizi" sözü yazılıyken eski bir köy odasının kahve ocağında süleyman efendi'nin el yazısıyla.
binlerce sayfalık bir kitabın iki satırını taraya taraya bulmaya çalışmak gibi geldi bazı duygular. bazıları hiç de okumayacağınızı sandığınız bir kitabın önsözünde sizi buldular. hazırlıksız yakaladılar. ama okumak istemiyordum ki ben seni dedirtmeye kalmadan ezberlettiler kendilerini. o ilk cümleyi okuduktan sonra kitap senin olmadı. sen kitaba esir oldun. sen kitabın üstüne adını yazmadin. kitap seni çizdi kendi adını yazdı. kurtulmak ister misin?
hanginizi yakacaksın?
27 Eylül 2009 Pazar
gel.
sana geldim. önceden haber vermedim ama sen biliyorsun arada kopuyorum öyle.
beni karşıladın. uzun boyun, mevzun fiziğine yakışmış pantolonunun cebinde belli olmasın diye her zaman cüzdansız taşıdığın paradan taksiciye uzatırken, ayağını taksiden atınca sportif ama şık ve her zaman pırıl pırıl siyah ayakkabın yere sağlamca bastığında, marka olabilen ama hiçbir zaman ben burdayım diye bağırmayan saatine bakarak, geniş omuzlarına oturmuş ne renk olursa olsun sana giden deri ceketinin cebinden cep telefonunu çıkararak beni aramaya yeltendiğin zaman kaldırımın kenarından gülümseyerek sana baktım. o sırada kafanı kaldırıp dönünce boynundaki iki zincirden biri köprü gibi ışıladı. kulağındaki küpenin duruşu o anda sadece o kulağınla bile sevişecek onlarca kadın yarattı etrafında. ama sen beni gördün. ne hızlı ne yavaş ayakkabılarının şeklini sağa sola kaydırmadan yere basan emin adımlarla bana geldin.
yine öksürerek selamladın beni. öksürürken göğsünden gelen o bronşit hırıltısı o anda o göğsüne yatıp uyumak isteyen onlarca kadın yarattı etrafında. ama sen bana sarıldın.
boynundan öptüm seni. içine o güzel parfümle bezenmiş kokunu çekerken altında teninin yeni duş almış tazeliğine de küçük bir dil kondurmak istedi burnum. ama sabredebilirdi. çünkü aklına düşük bel pantolonunun bittiği ve erkekliğinin başladığı yere gömüldüğü zaman nasıl inceden inleyebildiğin geldi. durdu geri çekildi burnum. elimdeki elini öptü dudaklarımla beraber.
üşümüşsün dedim. evet dedin yeni duş aldım. böyle son dakika şaşırtmacası yapıyorsun bana hep. ama yine de yetiştim bak. arabanı nereye koydun?
bayılıyordum ona. arabama yer bulmasına, bana yer bulmasına. bende yer bulmasına. gece olunca meydana bakan bir otel odasında.
sokaktaki çingenelerle, fahişelerle, sahildeki balıkçılarla, barlardaki ibnelerle olan muhabbetine. herkese diyecek bir sözü, herkesten alacak bir feyzi ve herkesin ondan alacak bir kaç kuruşu vardı. önüne çıkan herkesle istisnasız muhabbete giriyor, bazen taksicinin muhabbetine doyum olmadı diye ineceği yerde inmeyip yolunu uzattığı bile oluyordu. ben ise o bronşitli öksürüğü ile gülerek muhabbet ederken insanlarla onu izliyor, her seferinde daha çok aşık olmamak için kendimi tutuyor, ama işte ayda bir ya da bulabildiğim her fırsatta kendimi onun kollarına atabilmek için onca yol almış olarak yine yanında ve kokusunun yörüngesinde buluyordum kendimi. çünkü bayılıyordum ona.
gece oldu. ben yanımda beni hayata bağlayan sebep ve hayata bağlayan sebepten hariç neredeyse hayattan koparan sebebimle beraberdim. yalnız gelmemişsin bu sefer dedi. çok özledim seni naapıyım başka çarem yoktu dedim. gelmek zorundaydım.
akşam indi. kalabalık kendini bir o yana bir bu yana savurmaya başladı. ve ben huzursuz bir bekleyişle kendimi onun sıcaklığına sığındırmaya çalışarak ama sebeplerimle beraber ne içeri ne dışarı bir halde kalarak beklemeye başladım. geceyi. bundan daha az acıklı olmayacaktı biliyorum. ama bunu görmem lazımdı.
gece oldu. kalabalık tam istimini almış bir lokomotif gibi kendi bildiği yöne ya da bilmediği yönlere ilerliyor geriliyor çalkalanıyordu. köşede durmuş birini bekleyen koca koca memeleri neredeyse görünen kız, kızıl saçlarını topuz yapmış queen elizabeth edasıyla süzülen hatun, mini eteğini savurarak ilerlerken arkasında bir o yana bir bu yanan sallanan kafalar ordusundan memnun görünen kız, metalci saçlı oğlanlar, kolkola gezen gayler, kenarda öpüşen turistler, sevişmeye hazır orospular ve onların bu hazırlığından ereksiyon halinde dolaşan askeri liseden çıkma erkekler gibi daha niceleri vardı etrafta.
elele ama konuşmadan vardık otelin önüne. tıpkı ilk tanıştığımız günki yaşadığımız gibi. o gece yanımda bulunan eline erkek eli değmemiş arkadaşım montumun altından elime onun elinin değdiğini görünce nasıl da şaşırmış hatta dehşete düşmüştü. ama onun o bronşitli gülüşleri, bıyıklarının arasından öp beni serenadı yapan dünyanın en güzel dudakları dururken el değmemek mümkün müydü?
ama dün gece kalabalık savrulurken bildiği ve bilmediği yönlere benim savrulabileceğim tek yönüm vardı. onun gelemeyeceği bir yön. beni hayata bağlayan sebep ve hayata bağlayan sebepten hariç neredeyse hayattan koparan sebebimle beraber çıkarken merdivenleri peşimden geldi. saat daha arabaların kabak olma saatine iki dakika kala uyumamı seyretti. ama ben gözlerim kapalı uykudaymışım gibi yaparken.
odadan.
çıktı.
gitti.
köşede durmuş birini bekleyen koca koca memeleri neredeyse görünen kıza gitti diye düşündüm. o mis gibi kokusunu içine çekerken düşük bel pantolonunun bittiği erkekliğinin başladığı yerden, elinin altındaki kabarıklık gittikçe zevk almak ve daha çok -en azından benim için- zevk vermeye programlanmış bir ogüst tapınağına dönüşürken benim ona yüz sürebildiğim, kokusunu içime çekebildiğim, loş ışığında dans edebildiğim, koltuğunda mini etekle oturup bacak bacak üstüne atarken karşı koltukta inletebildiğim, sonra dizleri üzerinde bana geldiği anda tüm cüretimi karşısında sergilerken ağzını ıslatabildiğim gibi yapabilecek miydi acaba koca koca memeleri neredeyse görünen kız?
uyandım. bana ikram ettiği sabah sevişmelerini hiç düşünmek bile istemeden ama saçım aynı beni sevmiş ama kelimenin tam anlamıyla severek becermiş olduğu gecelerin sabahındaki gibi dağılmış olarak, tabii bu sefer uykunun huzursuzluğunda dönmekten, uyandım.
bana kahvaltısız aşk ikram eden sen olmadığın için yanımda aşksız kahvaltıyı mecburen yeğleyerek çıktım sokağına. senden ayrılmak hiç bu kadar zor hiç bu kadar acıklı olmamıştı. sebeplerimle beraber gelirken keyifle ve hazla kullandığım arabanın bu kez arka koltuğuna adeta büzüşüp tekrar ama sadece benim olabileceğin bir gecede koynuna girdiğim anı hayal ederek ayrıldım senden. koca koca memeleri neredeyse görünen kızın yatağında ama sabah sevişmesi istemeyecek kadar bedbaht uyandığın anda ben çoktan terketmiştim seni.
bir daha arkama bakmayacak kadar gururlu, mecburen koca memelere gömülürken sen ve sabah ereksiyonunu boşa harcamayacak kadar cevvalken o hatun, sevdiğimi başka kollarda bir geceliğine de olsa görme ihtimalinin yarattığı yıkımla boynundaki o ışıldayan köprülerden birinden basıp uzaklaştım senden.
en yakın karayolunda
senin
isminin
ters yönde
yazdığı
tabelaların
olduğu
bir yerdeydim artık
beni karşıladın. uzun boyun, mevzun fiziğine yakışmış pantolonunun cebinde belli olmasın diye her zaman cüzdansız taşıdığın paradan taksiciye uzatırken, ayağını taksiden atınca sportif ama şık ve her zaman pırıl pırıl siyah ayakkabın yere sağlamca bastığında, marka olabilen ama hiçbir zaman ben burdayım diye bağırmayan saatine bakarak, geniş omuzlarına oturmuş ne renk olursa olsun sana giden deri ceketinin cebinden cep telefonunu çıkararak beni aramaya yeltendiğin zaman kaldırımın kenarından gülümseyerek sana baktım. o sırada kafanı kaldırıp dönünce boynundaki iki zincirden biri köprü gibi ışıladı. kulağındaki küpenin duruşu o anda sadece o kulağınla bile sevişecek onlarca kadın yarattı etrafında. ama sen beni gördün. ne hızlı ne yavaş ayakkabılarının şeklini sağa sola kaydırmadan yere basan emin adımlarla bana geldin.
yine öksürerek selamladın beni. öksürürken göğsünden gelen o bronşit hırıltısı o anda o göğsüne yatıp uyumak isteyen onlarca kadın yarattı etrafında. ama sen bana sarıldın.
boynundan öptüm seni. içine o güzel parfümle bezenmiş kokunu çekerken altında teninin yeni duş almış tazeliğine de küçük bir dil kondurmak istedi burnum. ama sabredebilirdi. çünkü aklına düşük bel pantolonunun bittiği ve erkekliğinin başladığı yere gömüldüğü zaman nasıl inceden inleyebildiğin geldi. durdu geri çekildi burnum. elimdeki elini öptü dudaklarımla beraber.
üşümüşsün dedim. evet dedin yeni duş aldım. böyle son dakika şaşırtmacası yapıyorsun bana hep. ama yine de yetiştim bak. arabanı nereye koydun?
bayılıyordum ona. arabama yer bulmasına, bana yer bulmasına. bende yer bulmasına. gece olunca meydana bakan bir otel odasında.
sokaktaki çingenelerle, fahişelerle, sahildeki balıkçılarla, barlardaki ibnelerle olan muhabbetine. herkese diyecek bir sözü, herkesten alacak bir feyzi ve herkesin ondan alacak bir kaç kuruşu vardı. önüne çıkan herkesle istisnasız muhabbete giriyor, bazen taksicinin muhabbetine doyum olmadı diye ineceği yerde inmeyip yolunu uzattığı bile oluyordu. ben ise o bronşitli öksürüğü ile gülerek muhabbet ederken insanlarla onu izliyor, her seferinde daha çok aşık olmamak için kendimi tutuyor, ama işte ayda bir ya da bulabildiğim her fırsatta kendimi onun kollarına atabilmek için onca yol almış olarak yine yanında ve kokusunun yörüngesinde buluyordum kendimi. çünkü bayılıyordum ona.
gece oldu. ben yanımda beni hayata bağlayan sebep ve hayata bağlayan sebepten hariç neredeyse hayattan koparan sebebimle beraberdim. yalnız gelmemişsin bu sefer dedi. çok özledim seni naapıyım başka çarem yoktu dedim. gelmek zorundaydım.
akşam indi. kalabalık kendini bir o yana bir bu yana savurmaya başladı. ve ben huzursuz bir bekleyişle kendimi onun sıcaklığına sığındırmaya çalışarak ama sebeplerimle beraber ne içeri ne dışarı bir halde kalarak beklemeye başladım. geceyi. bundan daha az acıklı olmayacaktı biliyorum. ama bunu görmem lazımdı.
gece oldu. kalabalık tam istimini almış bir lokomotif gibi kendi bildiği yöne ya da bilmediği yönlere ilerliyor geriliyor çalkalanıyordu. köşede durmuş birini bekleyen koca koca memeleri neredeyse görünen kız, kızıl saçlarını topuz yapmış queen elizabeth edasıyla süzülen hatun, mini eteğini savurarak ilerlerken arkasında bir o yana bir bu yanan sallanan kafalar ordusundan memnun görünen kız, metalci saçlı oğlanlar, kolkola gezen gayler, kenarda öpüşen turistler, sevişmeye hazır orospular ve onların bu hazırlığından ereksiyon halinde dolaşan askeri liseden çıkma erkekler gibi daha niceleri vardı etrafta.
elele ama konuşmadan vardık otelin önüne. tıpkı ilk tanıştığımız günki yaşadığımız gibi. o gece yanımda bulunan eline erkek eli değmemiş arkadaşım montumun altından elime onun elinin değdiğini görünce nasıl da şaşırmış hatta dehşete düşmüştü. ama onun o bronşitli gülüşleri, bıyıklarının arasından öp beni serenadı yapan dünyanın en güzel dudakları dururken el değmemek mümkün müydü?
ama dün gece kalabalık savrulurken bildiği ve bilmediği yönlere benim savrulabileceğim tek yönüm vardı. onun gelemeyeceği bir yön. beni hayata bağlayan sebep ve hayata bağlayan sebepten hariç neredeyse hayattan koparan sebebimle beraber çıkarken merdivenleri peşimden geldi. saat daha arabaların kabak olma saatine iki dakika kala uyumamı seyretti. ama ben gözlerim kapalı uykudaymışım gibi yaparken.
odadan.
çıktı.
gitti.
köşede durmuş birini bekleyen koca koca memeleri neredeyse görünen kıza gitti diye düşündüm. o mis gibi kokusunu içine çekerken düşük bel pantolonunun bittiği erkekliğinin başladığı yerden, elinin altındaki kabarıklık gittikçe zevk almak ve daha çok -en azından benim için- zevk vermeye programlanmış bir ogüst tapınağına dönüşürken benim ona yüz sürebildiğim, kokusunu içime çekebildiğim, loş ışığında dans edebildiğim, koltuğunda mini etekle oturup bacak bacak üstüne atarken karşı koltukta inletebildiğim, sonra dizleri üzerinde bana geldiği anda tüm cüretimi karşısında sergilerken ağzını ıslatabildiğim gibi yapabilecek miydi acaba koca koca memeleri neredeyse görünen kız?
uyandım. bana ikram ettiği sabah sevişmelerini hiç düşünmek bile istemeden ama saçım aynı beni sevmiş ama kelimenin tam anlamıyla severek becermiş olduğu gecelerin sabahındaki gibi dağılmış olarak, tabii bu sefer uykunun huzursuzluğunda dönmekten, uyandım.
bana kahvaltısız aşk ikram eden sen olmadığın için yanımda aşksız kahvaltıyı mecburen yeğleyerek çıktım sokağına. senden ayrılmak hiç bu kadar zor hiç bu kadar acıklı olmamıştı. sebeplerimle beraber gelirken keyifle ve hazla kullandığım arabanın bu kez arka koltuğuna adeta büzüşüp tekrar ama sadece benim olabileceğin bir gecede koynuna girdiğim anı hayal ederek ayrıldım senden. koca koca memeleri neredeyse görünen kızın yatağında ama sabah sevişmesi istemeyecek kadar bedbaht uyandığın anda ben çoktan terketmiştim seni.
bir daha arkama bakmayacak kadar gururlu, mecburen koca memelere gömülürken sen ve sabah ereksiyonunu boşa harcamayacak kadar cevvalken o hatun, sevdiğimi başka kollarda bir geceliğine de olsa görme ihtimalinin yarattığı yıkımla boynundaki o ışıldayan köprülerden birinden basıp uzaklaştım senden.
en yakın karayolunda
senin
isminin
ters yönde
yazdığı
tabelaların
olduğu
bir yerdeydim artık
sana
yine
gelmek
üzere
kaçtım senden
aşık
olduğum
şehir.
06 Temmuz 2009 Pazartesi
dalı.
lisedeydi. söz verdiler. ilerde evden ayrılıp beraber yaşayacaklardı. iki can arkadaş. en samimi. biri ailesiyle beraber amerika ya gitti. iki can arkadaş. en samimiydi. bitti.
güzeldi. geçmiş zaman bir misafirlikte babasının arkadaşı demişti ki: ne güzel gözlerin var kız senin öyle. sadece baktı. hadi canım diyerek. adam kız insan bi teşekkür eder iltifat ettik dedi. bir kenara yazdı. iltifat edilince teşekkür edilecekti.
insanlar ben varken bana bakıyorlar. o da varken ona bakıyorlar. demek ki o benden güzel. tabi canım olabilir. bu kabul edilebilir. ama niye o kısa tişört giyiyor da ben giymiyorum. niye dar pantolon giyiyor da ben giymiyorum. kızım bana kalsa giy de baban ne der sonra diyor annesi. demek ki bir babanın on altı yaşında bir genç kızın hayatındaki yeri ona kısa tişört ve dar pantolon giydirmemekti.
büyüdü. ama akıllanmadı. bir gece bitmemiş bir yazlık evin çatısında sabaha kadar ağladığında belki de hayatının en asi gecesiydi. kuşlarla beraber sabahladı. ve eğer kanatları olsaydı uçacaktı. bir kenara şunları yazdı: kuşlar ölürler anne. kuşlar kafese konurlarsa ölürler. şimdilik kanatları yoktu ama elbet bir gün uçmayı öğrenecekti.
sevgisizlik üzerineydi yazdıkları. yakınmaları da bundandı hep. bir gün buldular yazdıklarını. sanki ruhu çıplak kalmıştı üşüyordu. delisin sen normal değilsin akıllı bir insan bunları yazmaz dediler. belki de haklıdırlar dedi. toparladı hayatnını bir zarfa doldurdu ve bir psikoloğa gönderdi.
mürekkep şişesi kılıklı bir adamdı psikolog. yazdıklarını okumuş ve onu çağırmıştı. neden ölümü ve intiharı bu kadar çok düşünüyorsun diye sordu. bunun nedenini ben değil sen bileceksin dedi içinden. herkes hayatında en az bir kez intiharı düşünür. benimkisi de bu dedi. ben hiç düşünmedim dedi psikolog mürekkep şişesi kapağı kafasını bir o yana bir bu yana sallarken.
hiç kötü not almadın mı hiç sınıfta kalmadın mı hiç dayak yemedin mi hiç terkedilmedin mi hiç kimsen ölmedi mi senin dünyanın sonu hiç gelmedi mi. susmuştu.
şu anda kalkıp şu camdan atlasam ne eğlenirdi psikolog. belki de mesleği bırakırdı ne hiç olmazsa bir işe yarardı intiharı. yapmadı tabii ki. çok sonra böyle birfilm seyredecekti. hastası seans sırasında camdan atlayan bir psikologla ilgili. pişman olacaktı o gün.
atlasaydı onu da film yapacaklardı.
kuşlar yine hayatına kondular. özgürlüklerinden çok korkularını anlatıyorlardı. çünkü özgür olmak hiçbirşeydi eğer ölüysen. gökyüzünde savaş uçağı istemiyorlardı onlar. hemen vasiyetini yazdı bir kenara.
ben kimyasal silahlarla öldükten sonra
gökyüzündeki payımı
kuşlara bırakıyorım
kanatlarında bomba değil
sevgi taşıdıkları için.
güzeldi. geçmiş zaman bir misafirlikte babasının arkadaşı demişti ki: ne güzel gözlerin var kız senin öyle. sadece baktı. hadi canım diyerek. adam kız insan bi teşekkür eder iltifat ettik dedi. bir kenara yazdı. iltifat edilince teşekkür edilecekti.
insanlar ben varken bana bakıyorlar. o da varken ona bakıyorlar. demek ki o benden güzel. tabi canım olabilir. bu kabul edilebilir. ama niye o kısa tişört giyiyor da ben giymiyorum. niye dar pantolon giyiyor da ben giymiyorum. kızım bana kalsa giy de baban ne der sonra diyor annesi. demek ki bir babanın on altı yaşında bir genç kızın hayatındaki yeri ona kısa tişört ve dar pantolon giydirmemekti.
büyüdü. ama akıllanmadı. bir gece bitmemiş bir yazlık evin çatısında sabaha kadar ağladığında belki de hayatının en asi gecesiydi. kuşlarla beraber sabahladı. ve eğer kanatları olsaydı uçacaktı. bir kenara şunları yazdı: kuşlar ölürler anne. kuşlar kafese konurlarsa ölürler. şimdilik kanatları yoktu ama elbet bir gün uçmayı öğrenecekti.
sevgisizlik üzerineydi yazdıkları. yakınmaları da bundandı hep. bir gün buldular yazdıklarını. sanki ruhu çıplak kalmıştı üşüyordu. delisin sen normal değilsin akıllı bir insan bunları yazmaz dediler. belki de haklıdırlar dedi. toparladı hayatnını bir zarfa doldurdu ve bir psikoloğa gönderdi.
mürekkep şişesi kılıklı bir adamdı psikolog. yazdıklarını okumuş ve onu çağırmıştı. neden ölümü ve intiharı bu kadar çok düşünüyorsun diye sordu. bunun nedenini ben değil sen bileceksin dedi içinden. herkes hayatında en az bir kez intiharı düşünür. benimkisi de bu dedi. ben hiç düşünmedim dedi psikolog mürekkep şişesi kapağı kafasını bir o yana bir bu yana sallarken.
hiç kötü not almadın mı hiç sınıfta kalmadın mı hiç dayak yemedin mi hiç terkedilmedin mi hiç kimsen ölmedi mi senin dünyanın sonu hiç gelmedi mi. susmuştu.
şu anda kalkıp şu camdan atlasam ne eğlenirdi psikolog. belki de mesleği bırakırdı ne hiç olmazsa bir işe yarardı intiharı. yapmadı tabii ki. çok sonra böyle birfilm seyredecekti. hastası seans sırasında camdan atlayan bir psikologla ilgili. pişman olacaktı o gün.
atlasaydı onu da film yapacaklardı.
kuşlar yine hayatına kondular. özgürlüklerinden çok korkularını anlatıyorlardı. çünkü özgür olmak hiçbirşeydi eğer ölüysen. gökyüzünde savaş uçağı istemiyorlardı onlar. hemen vasiyetini yazdı bir kenara.
ben kimyasal silahlarla öldükten sonra
gökyüzündeki payımı
kuşlara bırakıyorım
kanatlarında bomba değil
sevgi taşıdıkları için.
01 Temmuz 2009 Çarşamba
zeytin.
arife gecesi yatsı namazından sonra camiinin avlusunda sohbet eden delikanlılara doksanlık bir amcanın dediği: burda bekleşmeyin ula varın karılarınıza gidin! karılarınızın .mı bu gece ulur! bu gece yapmak sevaptır!
kadın kurttur bacak arasından uluyan. kadın can veren bacak arasından canı alınan yine bacak arasından sebep.
köyde bekar erkek yok. köyde bekar kız yok. herkes herkesle eşleşmiş. kocası askerde olanı evdeki abisi tamamlar. dul olanı kapısında en az bir bekleyeni. fıkradaki denizaltındaki boşlukları doldurmak misali köyde boşluk kalmaz. köyde kadın erkeği peşinden sürükleyen bir asena.
kapalı kapılar ardındaki cennet köydeki kadının bacak araları. orda ne olduğunu bilen ama asla göremeyen erkek için kapılıp sürüklenme nedeni. kadının cinselliği erkeğe dediğini yaptırır köyde.
kadının cinselliği kadına erkeğin dediğini yaptırır şehirde. şehir büyük. şehir kalabalık. şehirde bütün kapılar açık. sadece bir adım atmak ister.
şehirde seçenek çoğalır. erkeğin gözü açılır. evdeki mahremiyete olan mahkumiyetine isyan eder. nerden geldi ise herkese göz süzebilen kadınlar aklını karıştırır. erkek kendini azlederken evden evdeki kadının eve mahkumiyeti tam da burada başlatılır.
erkeğin köydeki işlerle ilgilenmesi (mal-fonksiyon):
odalarda ışıksız değil miydi layyn bu pezevenk!!!
amirim elin şarkıcısından ne istiyorsunuz??
yok layyn ben bu odalarda ticaret yapıyorum diye devletten vergi kaçıranlara küfrediyorum!! ne şarkıcısı!!! devletten vergiyi kaçır kaçır ondan sonra gÖTV'si kalkmış arabalarla vınnn mınagoyum!!
erkeğin kadınlarla tanışması (mal-ta ateşi):
bak bazı kadınlar motor yağı gibidir ilk onbin kilometrede yürüyen aksamın arasından akıp giderler. bazıları stepne gibidir. yürüyen dört tekerden biri patlamadıkça ihtiyaç duymazsın ama hep orda olduğunu bilirsin yani evlenirsin. bazı kadınlar ön koltuğa oturmak için yaratılmışlardır ama şoför koltuğuna. arabana biraz dinlenmek için binerler. o kadın asena'dır. bacak arasından ulur. erkeği peşinden sürükler ama erkek bu uğurda ölmeye hazır olmalıdır.
erkeğin köyüne geri gönüşü (mal gütme):
arife gecesi yatsı namazından sonra camiinin avlusunda sohbet ederken bize bağıran doksanlık amca artık yok! karılar da yok artık! uluyan .m da! bu gece yanmak sevaptır!!
kadın kurttur bacak arasından uluyan. kadın can veren bacak arasından canı alınan yine bacak arasından sebep.
köyde bekar erkek yok. köyde bekar kız yok. herkes herkesle eşleşmiş. kocası askerde olanı evdeki abisi tamamlar. dul olanı kapısında en az bir bekleyeni. fıkradaki denizaltındaki boşlukları doldurmak misali köyde boşluk kalmaz. köyde kadın erkeği peşinden sürükleyen bir asena.
kapalı kapılar ardındaki cennet köydeki kadının bacak araları. orda ne olduğunu bilen ama asla göremeyen erkek için kapılıp sürüklenme nedeni. kadının cinselliği erkeğe dediğini yaptırır köyde.
kadının cinselliği kadına erkeğin dediğini yaptırır şehirde. şehir büyük. şehir kalabalık. şehirde bütün kapılar açık. sadece bir adım atmak ister.
şehirde seçenek çoğalır. erkeğin gözü açılır. evdeki mahremiyete olan mahkumiyetine isyan eder. nerden geldi ise herkese göz süzebilen kadınlar aklını karıştırır. erkek kendini azlederken evden evdeki kadının eve mahkumiyeti tam da burada başlatılır.
***
erkeğin kentten köye transferi (mal-formasyon):
burda evler hep bahçeli olm bi tane katta daire yok!!
erkeğin kentten köye atanması (mal-pozisyon):
layynnnn bi bakın önce karının orası burası tam mi!! layyyn karıların kendilerini .iktirmesi yetmedi bi de kestirmesi çıktı başımıza minagoyum!!
amirim siz rahat edin artık birakın bu işlerle emniyet ilgilensin.erkeğin köydeki işlerle ilgilenmesi (mal-fonksiyon):
odalarda ışıksız değil miydi layyn bu pezevenk!!!
amirim elin şarkıcısından ne istiyorsunuz??
yok layyn ben bu odalarda ticaret yapıyorum diye devletten vergi kaçıranlara küfrediyorum!! ne şarkıcısı!!! devletten vergiyi kaçır kaçır ondan sonra gÖTV'si kalkmış arabalarla vınnn mınagoyum!!
***
erkeğin az paralı iken çok para emişi (mal-absorbsiyon):
sana 520 kere dedim olm araba sıfırken bindirdiğin karı araba ilk onbin bakımına girmeden arazi!! memlekette borusan mı yok anasını satıyım!! bi boru sana takar ondan sonra tut tutabilirsen!!erkeğin kadınlarla tanışması (mal-ta ateşi):
bak bazı kadınlar motor yağı gibidir ilk onbin kilometrede yürüyen aksamın arasından akıp giderler. bazıları stepne gibidir. yürüyen dört tekerden biri patlamadıkça ihtiyaç duymazsın ama hep orda olduğunu bilirsin yani evlenirsin. bazı kadınlar ön koltuğa oturmak için yaratılmışlardır ama şoför koltuğuna. arabana biraz dinlenmek için binerler. o kadın asena'dır. bacak arasından ulur. erkeği peşinden sürükler ama erkek bu uğurda ölmeye hazır olmalıdır.
erkeğin köyüne geri gönüşü (mal gütme):
arife gecesi yatsı namazından sonra camiinin avlusunda sohbet ederken bize bağıran doksanlık amca artık yok! karılar da yok artık! uluyan .m da! bu gece yanmak sevaptır!!
17 Haziran 2009 Çarşamba
sevgisiz.
dünya siz nerede olmamı isterseniz ben orada olayım günü. her sevgiliye bir bilet hazırlandı. çekiliş yok kura yok. daha önce de söylemiştim. herkes sırasını bilsin.
hepinizle teker teker konuşamıycam. anlatacaklarımı iyi dinleyin. arka sıradan duyamayanlar var mı? iyi. duyanlar duyamayanlara anlatsın o zaman. ya da dersten sonra fotokopi çektirin.
hepinizi aynı anda sevemem. ama seviyorum. sırayla seviyorum. tek tek seviyorum. bazen ikişer ikişer seviyorum. çok kedi hiç kedi bunu da biliyorum. ama elimde değil.
sevgim hiç mi bitmeyecek? bir gün gelecek çağlayarak akan sular durulacak. pet şişelenecek. hali hazırda şişelendi ama o zaman gelince kuyumcularda satılacak. ben de öyle olacağım. kara ya da menkul kıymetler borsasında kıymetlendiği an sevgim zengin olacağım. ya da siz zengin olacaksınız. o zamana kadar sevgimin hepsini tahviller şeklinde dağıtmış olacağım çünkü.
bu bana ne kazandıracak. sevgi paylaştıkça çoğalacak mı. faizi getirisi götürüsü. ama hep benden gidiyor. bende çoğalan birşey yok. sevgi paylaştıkça yalnızlık çoğalıyor. o ise paylaşılmazdı. şairin denklemi hala geçerli. o yüzden hala aynı cümlelerini okuyup duruyoruz bazı insanların. onlar daha ağızlarından çıkmadan biliyorlardı biz hala anlamıyoruz.
suya yazsak pay dağılımını. kimin elinde yüzde şu kadar tahvil kimde şu kadar bono. yardım edin. yüzdeleri toparlayınca yüz etmiyor hiçbir zaman. bütünü parçalara ayırdık. birleştirince eksik kaldı. nerde o fizik kuralı. hiçbirşey yoktan var vardan yok edilemezdi. nereye gitti benim kayıp oranlarım.
herkes kendini düşündü. arada dilimlenirken pasta ya yerlere düştü ya da gözden düştü. ittirilip kaktırıldı sevmeklerim. hor görüldü. o zamanlar kıymetleneceğini bilmeyenler sobalara attı yaktı. karşılığını alamadığını düşünenler hasıraltı ediverdiler. taşındıkları evlerde ardlarında bıraktıkları kutularda kaldı kıymetli kağıtlar. zedeyiz dediler. sevgizede. o dönemde zede olmak da hem çok kolay hem çok modaydı.
hadimizi bilmeliydik dediler. o kadar yüklenmemeliydik sana ve sevgine. tamam da insanlaşmadan önce hayvan olduğumuza inananların sayısı inanmayanlardan azdı. kim dedi ki birşeyleşebildiğimizi zaten. evrim henüz çarkını tamamlayabilmiş değil.
evrilmek demek insan olmaksa eğer usta'nın da dediği gibi vatan hainliğine devam etmek lazımdı.
ben kendime ihanet ederek bugünlere geldim. kendimi parçalara ayıramadım. beni bağışlamanızı beklemiyorum. elinizdeki kağıt parçasından ya da lamba bile olsaydı elinizdeki dileyeceğiniz üç muhteşem dileği gerçekleştirecek o cinin çıkmayacağını biliyordunuz. o yüzden kimse kandırılmış saymasın kendini. benden başka.
ben kendimi saymıyorum zaten. beni çıkarın seçmen listelerinden. tüm dünyayı eksi birle çarpın. kezzap atın yüzüme. ben de gözünüze asit damlatayım. bir göz eksik bir göz fazla.
göremedikten sonra.
hepinizle teker teker konuşamıycam. anlatacaklarımı iyi dinleyin. arka sıradan duyamayanlar var mı? iyi. duyanlar duyamayanlara anlatsın o zaman. ya da dersten sonra fotokopi çektirin.
hepinizi aynı anda sevemem. ama seviyorum. sırayla seviyorum. tek tek seviyorum. bazen ikişer ikişer seviyorum. çok kedi hiç kedi bunu da biliyorum. ama elimde değil.
sevgim hiç mi bitmeyecek? bir gün gelecek çağlayarak akan sular durulacak. pet şişelenecek. hali hazırda şişelendi ama o zaman gelince kuyumcularda satılacak. ben de öyle olacağım. kara ya da menkul kıymetler borsasında kıymetlendiği an sevgim zengin olacağım. ya da siz zengin olacaksınız. o zamana kadar sevgimin hepsini tahviller şeklinde dağıtmış olacağım çünkü.
bu bana ne kazandıracak. sevgi paylaştıkça çoğalacak mı. faizi getirisi götürüsü. ama hep benden gidiyor. bende çoğalan birşey yok. sevgi paylaştıkça yalnızlık çoğalıyor. o ise paylaşılmazdı. şairin denklemi hala geçerli. o yüzden hala aynı cümlelerini okuyup duruyoruz bazı insanların. onlar daha ağızlarından çıkmadan biliyorlardı biz hala anlamıyoruz.
suya yazsak pay dağılımını. kimin elinde yüzde şu kadar tahvil kimde şu kadar bono. yardım edin. yüzdeleri toparlayınca yüz etmiyor hiçbir zaman. bütünü parçalara ayırdık. birleştirince eksik kaldı. nerde o fizik kuralı. hiçbirşey yoktan var vardan yok edilemezdi. nereye gitti benim kayıp oranlarım.
herkes kendini düşündü. arada dilimlenirken pasta ya yerlere düştü ya da gözden düştü. ittirilip kaktırıldı sevmeklerim. hor görüldü. o zamanlar kıymetleneceğini bilmeyenler sobalara attı yaktı. karşılığını alamadığını düşünenler hasıraltı ediverdiler. taşındıkları evlerde ardlarında bıraktıkları kutularda kaldı kıymetli kağıtlar. zedeyiz dediler. sevgizede. o dönemde zede olmak da hem çok kolay hem çok modaydı.
hadimizi bilmeliydik dediler. o kadar yüklenmemeliydik sana ve sevgine. tamam da insanlaşmadan önce hayvan olduğumuza inananların sayısı inanmayanlardan azdı. kim dedi ki birşeyleşebildiğimizi zaten. evrim henüz çarkını tamamlayabilmiş değil.
evrilmek demek insan olmaksa eğer usta'nın da dediği gibi vatan hainliğine devam etmek lazımdı.
ben kendime ihanet ederek bugünlere geldim. kendimi parçalara ayıramadım. beni bağışlamanızı beklemiyorum. elinizdeki kağıt parçasından ya da lamba bile olsaydı elinizdeki dileyeceğiniz üç muhteşem dileği gerçekleştirecek o cinin çıkmayacağını biliyordunuz. o yüzden kimse kandırılmış saymasın kendini. benden başka.
ben kendimi saymıyorum zaten. beni çıkarın seçmen listelerinden. tüm dünyayı eksi birle çarpın. kezzap atın yüzüme. ben de gözünüze asit damlatayım. bir göz eksik bir göz fazla.
göremedikten sonra.
06 Haziran 2009 Cumartesi
tatsız.
gece. okan bayülgenin kısa süreli libido uzun süreli takviyeli programına takılmaktan ya da yitik internet sayfalarında bir daha kaybolmaktan başka çaresi olan varsa 0900 255464 7453946 numarasından bana ulaşsın.
sevgili günlük tatsız. uyumak bir yatağın kenarına kıvrılmak işlemi. filmlerin başları sonları ve ortaları hep aynı sevişme sahnesi ile mi başlıyor artık.
aşk ve meşk ucuza üretileli beri kalitesi düştü. çin den gelen konteynırlar İ siz SENI SEVIYORUM yazan kapli yastıklarla dolu. içinden eroin çıkmayanlar yataklarımızı süslüyor.
afra tafradan bıktım artık. herkes çok fasülye bu aralar. yok istemem eksik kalsın. yıllanmadan gelmeyin kapıma.
haber yayına hazırlandığı sırada kendisinden haber alınamamak nasıl bir duygu bilmiyorum. kendim için kayıp ilanı vermek istiyorum. polis radyosuna.
henüz bulunamamış karakutulardayım. enkazımdan eser yok. kaç kişiyi kendimle birlikte ölüme sürükledim.
yollar gide gide bitecek gibi değil. en iyisi hiç gitmemek.
sevgilisinden ayrılanlar/sevgilisi olmayanlar/sevgilim olsa diye salyasını etrafa akıtanlar/sevgilisi olsa da salyasını etrafa akıtanlar/sevgilisi olmadan salya sümük ağlayanlar/ayrıldıktan sonra intihar girişimcileri/severken ölüyorum abiciler/seviştikten sonra ölmek isteyenler-kötü sevişmezedeler hariç-/sevişmek için ölmek isteyenler/sevişirken ölmek isteyenler siz de gelmeyin. güzin ablanız değilim.
senaryo doğru ama kurgu yanlış kurulmuş hayatlarımızla en iyi senaryo ödülünü alamayacağız. üzgünüz.
ben seni unutmak için sevmedim. ben seni sevdiğimi unutmak için kaç kişiyi sevmemek zorunda kaldım bir bilsen.
yazmak bitecek gibi değil. en iyisi dünden yola çıkmak.
sevgili günlük tatsız. uyumak bir yatağın kenarına kıvrılmak işlemi. filmlerin başları sonları ve ortaları hep aynı sevişme sahnesi ile mi başlıyor artık.
aşk ve meşk ucuza üretileli beri kalitesi düştü. çin den gelen konteynırlar İ siz SENI SEVIYORUM yazan kapli yastıklarla dolu. içinden eroin çıkmayanlar yataklarımızı süslüyor.
afra tafradan bıktım artık. herkes çok fasülye bu aralar. yok istemem eksik kalsın. yıllanmadan gelmeyin kapıma.
haber yayına hazırlandığı sırada kendisinden haber alınamamak nasıl bir duygu bilmiyorum. kendim için kayıp ilanı vermek istiyorum. polis radyosuna.
henüz bulunamamış karakutulardayım. enkazımdan eser yok. kaç kişiyi kendimle birlikte ölüme sürükledim.
yollar gide gide bitecek gibi değil. en iyisi hiç gitmemek.
sevgilisinden ayrılanlar/sevgilisi olmayanlar/sevgilim olsa diye salyasını etrafa akıtanlar/sevgilisi olsa da salyasını etrafa akıtanlar/sevgilisi olmadan salya sümük ağlayanlar/ayrıldıktan sonra intihar girişimcileri/severken ölüyorum abiciler/seviştikten sonra ölmek isteyenler-kötü sevişmezedeler hariç-/sevişmek için ölmek isteyenler/sevişirken ölmek isteyenler siz de gelmeyin. güzin ablanız değilim.
senaryo doğru ama kurgu yanlış kurulmuş hayatlarımızla en iyi senaryo ödülünü alamayacağız. üzgünüz.
ben seni unutmak için sevmedim. ben seni sevdiğimi unutmak için kaç kişiyi sevmemek zorunda kaldım bir bilsen.
yazmak bitecek gibi değil. en iyisi dünden yola çıkmak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)