03 Ekim 2009 Cumartesi

ev.

kırmızı ruj. uçları çıkmış kötü kırmızı oje. medeniyet tarihinin en çirkin tırnakları.

hayatıma fırlatılmış bir pet şişe gibisin. biliyorum erimeyeceksin. gömsem de çıkıp geleceksin. seni yok edebilmek için harcadığım çabayla bir ramazan boyunca sofralara konan ikibuçuk litrelik kola şişelerini geri dönüşüme yollasam daha kolaydı.

bense hacıyatmaz gibiyim. yıkamazsın beni. darbe alabilirim tabii ki. ama titanic değilim ki ilk seferimde batacak. zaten ilk seferim değilsin.

terminator: judgement day deki metal adam gibi iyileşir yaralarım. yıkıldığım anda ayaktayım. beni öldürmeyen yara güçlendirir. bu nedenle senden uzaktayım.

dosyanı temyize havale etmiştim. geri geldin. diğer tüm dosyaları kapattık. tam zamanında olur olmaz erkeklerle. yatarak ve ayaktan tedaviye cevap vermeyen bi/r/l/memkaçıncı kuşak sefaloneporin(?) tedavisinden yüksek sıcaklıkta yükselen lip(b)id(o) değerleri ile ödenmeyen kolesterol ilaçlarının pahasından yakınırken pilav üstü mucize mavi hap yuvarlamış çift/e/leşme eğilimi gösteren ve seni de aynı dertten musratip olarak yanıbaşında hazır bulundurmak isteyen insanlar silsilesinin bermuda şeytan üçgeninden tereyağından kıl çeker gibi sıyrılabilmek her babayiğitin harcı değildi. hele ki "erkekler ikişer ikişer sıraya girin. teker teker sevişerek bitiremeyeceğim sizi" sözü yazılıyken eski bir köy odasının kahve ocağında süleyman efendi'nin el yazısıyla.

binlerce sayfalık bir kitabın iki satırını taraya taraya bulmaya çalışmak gibi geldi bazı duygular. bazıları hiç de okumayacağınızı sandığınız bir kitabın önsözünde sizi buldular. hazırlıksız yakaladılar. ama okumak istemiyordum ki ben seni dedirtmeye kalmadan ezberlettiler kendilerini. o ilk cümleyi okuduktan sonra kitap senin olmadı. sen kitaba esir oldun. sen kitabın üstüne adını yazmadin. kitap seni çizdi kendi adını yazdı. kurtulmak ister misin?

hanginizi yakacaksın?